Ana Sayfa Yazarlar 27.06.2020 151 Görüntüleme
BÖLÜŞECEK MİYİZ BÖLÜNECEK MİYİZ?

BÖLÜŞECEK MİYİZ BÖLÜNECEK MİYİZ?

Bölüşmek varken, bölünüyoruz durmadan. Yok etmeyi, hunharca saldrımayı marifet sanıyoruz. Islarla bunu sölüyorum. Toplum olarak 4 kutsal “M” sahibiyiz; “Maaş, mangal, mesai ve mahrem”… Bütün yapımızı bu dördü belirliyor. Bizden olana maaş, bu kararı alırken mangal, faydalı olsun olmasın hak edilmeyen mesailer ve karşıt gördüğümüz kişilerin mahremine hunharca saldırı. Daha ne kadar birbirimize zarar vermek için çirkince işlere bulaşacağız? Daha ne kadar gereksiz yerlere gereksiz insanları kişisel menfaatimiz için atayıp, hak etmediğimiz koltuklarımızı korumak için toplumun birlikteliğine zarar vermeye devam edeceğiz?

Zor günler içinden geçerken bile en tepeden en aşağıya birbirimize saldırmaktan vazgeçmedik. Siyasi söylemleri takip ettiğimizde görünen tablo herkes bir yerlerden açık bulup  doksandan gol atma derdinde. Attığı gole de o kadar sevinyorlar ki, toplumu bölüp parçalayıp, “İnanıyorum, arkasında yürüyorum” dediği partisine bile zarar verdiğinin farkında olduğunu bile bile “Bana yar olmayan başkasına da yar olmasın” yaklaşımıyla yıkma yok etme derdindeler. Bilmiyorlarki doksandan karşı kaleye gol attığını sananlar tek kale maç oynuyorlar ve o gol hep kendi kalesinin filelerini havalandırıyor. O attım diye sevindikleri her gol, toplumsal yapımızda kapanmayan yara haline gelen kendi kalemize yediğimiz goller. Bölüp parçalayıp, toplumsal ötekileştirmeyi yaratarak halkı birbirlerine yabancılaştırıyorlar. Dedikoduyla yönetişim ve iletişim  sorunu yaşadığımız sürecin içinden geçiyoruz. Her makamda oturan yada muhalefette olan kişiler birbirine saldırma derdinde. Ama hiç kimsenin üretme, birlikte yapma gibi bir düşüncesi maalesef yok. Salgın süreci yaşıyoruz. Hataları görüp uyaran olursa onları yok edip küstürme derdine düşüyoruz. Ekonomik kriz her haliyle kapımıza dayanmış, yatırımcıyı kaçırıyoruz. O da yetmiyor, tek çıkış kapımız olan Anavatanımız Türkiye Cumhuriyetini gücendirme derdine düşüyoruz. Sonrada derdimizi anlatamıyoruz diye kendi içimizde yakınıyoruz.  Hiç kimseyi bulamazsak kendi yatırımcımızı bitirmek için organize oluyoruz. Bunları neden yapıyoruz biliyor musunuz? Alıştık hazırı tüketmeye. Köşe başlarını tutanlar hazır olan bitince de paylaşmak yerine, kendi insanlarımıza saldırmaya, onları yok edip ellerindekini gaspetmeye yöneldi. En bariz örneğini geçen haftalarda GAÜ Kurucu Rektörü Serhat Akpınar’ın da dile getirdiği Camelot Plajı krizinde yaşadık. Adanın ilk özel ünivesitesi olan Girne Amerikan Ünivesitesinin yıllar öncesinden yatırım yaptığı ve Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığımıza ait olan yeri ısrarla ünivesitenin elinden almak istediler. Öğrenci yetiştiren, bölgeye katkı koyan, Girneye canlılık katan bir ünivesitenin, yıllardır yatırım yaptığı, öğrenci yetiştirdiği ve bölge halkına da fayda sağladığı mekan elinden alınmak istendi. Hemde yatırımları, öğrenci yetiştirmesi, bölgeye kattığı değer hiçe sayılarak. En kötüsü de Güvenlik Kuvvetlerimizi o bölgeyi işgal etmiş, Girne Amerikan Ünivesitesi de bu işgalin bir parçası gibi gösterilerek bu yapılmak istendi. Yani,  yanlış içinde yanlış yapıldı. Neyseki olayın basına yansıması ve hükümetin haklı olarak ünivesiteden yana tavır almasıyla olay krize dönüşmeden sonuçlandı.

Neden bir ünivesitenin ısrarla üzerine gidilmek istenir ve yok edilerek ortadan kaldırılmak istenir ki? Yada neden belediye ile üniversite birlikte çalışmak yerine karşı karşıya getirilir ki? Danışamadıklarımız yüzünden mi? Yoksa tüketecek hiçbir şeyimiz kalmadı. Kendi kendimizi tüketme derdine düştük ondan mı?  Yazık ediyoruz. Hemde çok yazık. Yakıp yok etmek istediğiniz, adaya ilkleri getiren ve hayallerin özel yatırıma dönüşmesi sonucu kurulan bir eğitim yuvası ve bölgenin en önemli ilk katma değeri. Danışamadıklarımıza yanlış yapıyorsunuz dediğimizde hemen saldırıya geçiyorlar. Üretemedikleri ve tek bildikleri tüketim olduğu için üretmeye çabalayanları da yok etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Yüreğindeki kötü kokular diline dökülen danışamadığımız insanlar maalesef  yerlerini korumak adına çirkin işlere girip insanlarımızı birbirine düşünerek günlük hesaplarla birseysel  çıkarlarını koruma derdindeler. Elde ettikleri haksız kazançla da arabalarının yıldızlarını parlatıp villalarında soğuk içeceklerini yudumlamayı marifet  sanıyorlar. Ama günü geldiğinde “herkes ettiğini bulur” bunu unutuyorlar. Birlik olamazsak küçücük adada yok olup gideceğiz. Halen bunun farkında değiliz. En üzücü olanı ise makamlarda olanların sessizliği ve icraatlarını geciktirmesi. Unutmayın; kişisel hırslarınız topluma hizmet etme amacınızı aşmışsa kazanamayacaksınız. Yok olmaya, yıprattığınız, değerlerini yozlaştırdığınız toplumsal yapıda sizlerde kaybolmaya mahkum olacaksınız. Oysaki ne kadar özledik “BİR olmayı, BİZ olmayı”. Eskidende muhalif fikirlerimiz vardı. Ama fikirleri ortaya koyup çözüm ÜRETMESİNİ biliyorduk. Şimdi ise üretmek yerine YOK ETMEYİ tercih ediyoruz. Halen fırsatımız varken, hem danışamadıklarımız hemde siyasilerimiz birlik olmayı, biz olmayı denesin. Makamda olan BİZİM insanlarımız da şu sözü aklından çıkarmasın;

“Eden bulur. Sen doğru ol, eğri belasını bulur.” Eğer yok etme çarklarını aktif tutarsanız unutmayın bir gün sizleri de o çarklar acımazısca yutacak. Bölmek, parçalamak ufacık adada hiç birimize bir şey kazandırmayacak. Kaybeden biz olacağız. Kıssadan hisse bir fıkrayla kapatalım…

“EDEN BULUR SEN DOĞRU OL EĞRİ BELASINI BULUR”

Padişah her hafta Cuma günü namaza gider. Camiden çıkarken korumaları “Destuuur! Çekilin, çekilin. Padişah efendimiz geliyor” diye seslendiğinde padişahın gittiği caminin önündeki bir dilenci padişaha; “Padişahım çok yaşa. Eden bulur, eden bulur. Sen doğru ol, eğri belasını bulur” diye seslenirmiş. Padişah da kör dilenciye yaklaşıp her Cuma bir kese altın verirmiş. Kör dilenci kimsesiz biriymiş. Ve bu aldığı bir kese altını yanlarında kaldığı, yeme içmesiyle ilgilenen ve kendisine bakan aileye bağışlarmış. Gel zaman git zaman dilenciye bakan kişi bu durumu kıskanmış. Dilenciyi aradan çıkartıp altınları direk kendisi almak için planlar yapmaya koyulmuş. Çözümü dilenciye sarımsaklı paça yedirerek, iftira atmakta ve  padişahın hışmına uğratmakta bulmuş. Cuma namazı öncesi dilenciye bol sarımsaklı paça yedirmiş. Sonrada namaz öncesi vezire gidip; “Bu dilenci çok nankör ve kötü bir insan. Ben onu çok iyi bilirim. Padişah hakkında da olur olmaz sözler sarf edip kötü  konuşuyor. Kendi ağzı çok kötü kokmasına rağmen padişahın ağzı çok kötü kokuyor. Bu nedenle bana bir kese altın verirken ağzımı burnumu kapatıyorum diye padişah hakkında ileri geri konuşuyor” diyerek kör dilenciye iftira atmış. Vezirde bu duyduklarını padişaha anlatmış. Padişahta dilenci için “Vay nankör” deyip vezirine; “Bir ferman yazın. Dilenciye bu fermanı verin ve açmadan direk fırıncı başına götürmesini tembih edin. Fırıncı başına da söyleyin elinde bir fermanla sana bir kişi göndereceğim. O fermanı gördüğünde getiren kişiyi sorgusuz sualsiz derhal fırına atıp yak. Padişahın buyruğudur deyin.” diye tembihler. Cuma namazı yine kör dilenci padişahın geldiğini, padişahın korumaları “Destur! Çekilin, çekilin padişah geliyor” diye seslenince anlar. Dilenci yine “Padişahım çok yaşa. Eden bulur, eden bulur. Sen doğru ol, eğri belasını bulur” diye her zamanki gibi padişaha seslenir. Padişah ve vezir halkın arasından dilenciye yaklaştığında dilencinin çok kötü koktuğunu farkederler. Buda yetmezmiş gibi padişahla vezir bir kese altını uzatırken dilenci ağzını burnunu kapatır. Yaşanan bu olayın ardından söylenenlerin doğru olduğu kanatine varırlar. “Demek ki kör dilenci hakkında bize söylenenler doğruymuş” deyip bir kese altınla birlikte fermanı da kör dilenciye verip, bu fermanı hiç açmadan fırıncı başına götürmesini tembih ederler. Kör dilenci bir kese altınla birlikte fermanı da aldığı için çok  sevinir. Yardım sever köylülerin katkısıyla kaldığı yere gelir. Yanında kaldığı ev sahibi dilenciye büyük bir heyecanla sorar “Bugün nasıldı? Neler oldu anlat bakalım” der. Kör dilenci de; “Padişah efendimiz benimle çok ilgilendi ve ödüllendirdi. Bir kese altın yetmezmiş gibi birde elime bir ferman verdi. Bu fermanı hiç açmamadan fırıncı başına gitmemi tembih etti” der. Kendisine iftira eden ev sahibi aç gözlülükle hareket ederek, sözde kör dilencinin hiç zahmet etmemesini,  verilen ödülü alıp gelebileceğini söyler. Temiz kalpli dilencide kabul eder.  Kör dilenciden  fermanı alan ev sahibi ödüllere biran evvel kavuşmak maksadıyla hiç vakit kaybetmeden koşarak  fırıncı başına gider. Fırıncı başına; “Padişah efendimiz sana bu fermanı gönderdi. Hediyelerimi hemen ver” der. Fırıncı başı mühürlü fermanı açar. Fermanda; “Gelen adamı hemen fırına at ve yak.” buyruğu vardır. Fırıncı başı da adamlarıyla birlikte fermanı getiren adamı yakaladığı gibi fırına atıp yakarak padişahın buyruğunu yerine getirir.

Cuma namazı sonrası padişah namazdan çıkarken yakın korumalarının “Destuuur! Çekilin, çekilin. Ey ahali padişah efendimiz geliyor” sesinin ardından “Eden bulur, eden bulur. Sen doğru ol, eğri belasını bulur” sesini işitir. Padişahta merakla sesin geldiği yöne gider. Birde  bakarki her zaman bir kese altın verdiği kör dilenci oradadır. Şaşırır, vezirine işin aslının araştırılmasını söyler. İstemese de kör dilenciye bir kese altın daha verir. İşin aslını araştırdıklarında kör dilenciye bakan ev sahibinin, kör dilenciye iftira attığını, aç gözlü olduğunu ve kendi oyununa kendisinin düştüğünü öğrenirler. Padişahta gerçekleri öğrenince fırıncı başının yaktığı kişi için “Eden bulur, eden bulur. Sen doğru ol eğri belasını bulur” der…

Ne güzel söylemiş Yunuz Emre; “Bölüşürsek tok, bölünürsek yok oluruz.” Bölüşmeyi bileceğimiz güzel günlerde buluşmak dileğiyle, sağlıcakla kalın…

 

 

 

 

Yazar Hakkında

Adı Soyadı:

Mesleği: Yrd. Doç. Dr.


İlginizi çekebilir

Uçak modunda yaşam

Uçak modunda yaşam

Tema Tasarım |